Kayıtlar

icimdekilervedigerleri adım adım mikrobloga dönerken*

 Her şeyin bir zamanı varmış. Benim de şiirlere sığındığım akşamlarım olacakmış.

Günleri sayarken...

Sık sık düşündüğüm bir şey bu: Yeterince öfkelenmiyoruz.

Dünya ve bizim gündemimiz

 Geçtiğimiz iki hafta Ankara dışındaydım. 10 gün kadarını Antalya'da, 2 gününü Fethiye'de geçirdim. Seyahatin özellikle Antalya kısmı vazgeçtiğim çok idealim olduğunu hissettirdi bana. Hayatta kalmaya o kadar odaklı kalmışım ki senelerdir, serpilmek ve bunun bana ifade ettikleri yer altına itilmiş, oralarda kalmış. *** Bunu daha önce de yazmıştım : güzellik beni fazlasıyla etkiliyor. Kapılıyorum. Dünyanın güzelliği, bana bu küre içinde hem Allah'ın yarattıkları, hem de insanın yarattıklarında göründükçe içim içime sığmıyor çoğunlukla. Ya sanki gerçekten de sığmayan bütün o hisler kendine yer açıp kalbimi fiziksel olarak genişletmeye başlıyormuş gibi geliyor, ya da dümdüz ağlıyorum. Antalya'da ve Muğla'da o ilk gruba dahil olan yaratılarla karşılaştırdım kendimi. Güneşte yandım, toprakta yürüdüm, suda yüzdüm, kayada tırmandım, havada süzüldüm. Geçen senenin Mayısında yazdığım o "bırakıyorum" teması ise bu deneyimle birlikte, bugün bu satırları yazmadan hem...

“Ama arkadaşlar iyidir”

 Platonik arkadaşlık kavramını bu sene duydum.  Ve bu sene öğrendim. Öğreniyorum. Hayata bağlayan ve akşam güneşinin vurduğu yerlere başka gözle bakmayı sağlayan bir gücü var platonik arkadaşlıkların… şükür varlıklarına. Oh.

Dün

 Dün sarhoşken blog yazısı yazmışım. İlk kez :)

Apaçıklığın ortasında

 Gizemin, merak uyandırıcı mistisizmin daha öte yanında. Bir stimülant olmayan, belki de hiçbir şeyin gerçekleşmediği o sonsuz platoda. Birbirine paralel doğruların sonsuzda kesiştiğine dair o deli saçması kabulde. Orada bir şey var mı? Birer birer soyduğunda katmanlarını, ulaşmayı umduğun o öze dair bir şey var mı? Sen yalnız başına herhangi bir şey misin? Yoksa diğeriyle mi tanımlı hale geliyorsun? Erimek, çözünmek nasıl geliyor kulağa? Yok olmaya cesaretin var mı?

Yalnızlık tehlikeli bir cazibe

Hayatın telafi edilemezliğini paylaşacak biri olmadığı zamanlar *** Sen karanlığa baktıkça karanlığın da senin içine bakması gibi, Yalnızlığa baktığında da yalnızlık senin içine bakıyor sanki

14/03/2018 ~01:30

 Yağmurlu bir gece. Sevgilimin elinden tutup gözlerine dalmak istediğim yağmurlu bir gece. Bana delici bakışlarıyla baktığı yağmurlu bir gece. Yol yapıyoruz. Nereye gittiğimiz çok mühim değil, ama gecenin sadeliğinde; dünyanın ışık, ses, insan gibi kirliliklerinden arındığı -e bir de yağmur yıkamış her yeri…- bu güzel yağmurlu gecede yalnızca sevgilimin elinden tutup ona şarkılar söylüyorum, o da genellikle yola; arada da bana bakıyor. Acıkınca otoyol kenarına çekiyoruz. Sevgilim bacaklarını rahatlatmak için arabadan çıkıyor, ben de gaza gelip arkasından. Hava oldukça soğuk, yağmurdan kalma hafif bir nem de cabası. O sigarasını yakıyor, hafif hafif bacaklarını sallıyor. Ben arka koltuktaki kumanyalardan ikimize bir şeyler çıkarmaya çalışıyorum. Domates suyundan ekmeği yumuşamış iki tane ev tostu var. Bari şu an yiyelim de iyice pertleri çıkmasın. Hem canım da tuzlu tulum peynirini ne çok çekti şimdi. İçimizi ısıtacak bir de çay olabilirmiş ama termosu boş getirmişim son anda unutup...

Bir zülmet gece

Kalmamışlığıma yanıyorum. Ben, benden başka kimseye kalmamışlığımla baş başayım bu gece. Paramparçayım.

Tampon

Başta hayatını kurtaran tamponu kanama durduktan sonra bastırmaya devam edersen artık dokuyu nefessiz bırakır. Nefessiz, besinsiz iyileşmeye mahkum edemezsin yarayı. Kapanmış görünebilir ama iyileşmez.

bırakış

 Mor ve Ötesi, şarkısında “heeeeer şeyiii, her şeyiiii bıraktıııııım, artık çook muuutluyuuuum” diyordu. Bırakıyorum ben de. Bu yine iyi, tanıdık bi his de, şu çok acayip: hayatıma özel birini dahil etmeye dair bir temkin geldi sonunda içime. Kendimi bi şeylerin içine atmak ve o yolculuğun tadını çıkarmak bende bir heyecan uyandırmıyor artık. Begüm’le buluşmuştuk 1-2 ay önce, bu konuda taban tabana zıt oluşumuzla ilgili konuştuk. O, biriyle olmadan önce o kişiyi uzun uzun tanımak, arkadaş olmak ve sonrasında bir beraberlik düşünecek seviyeye gelmekten bahsediyordu. Bense birine içimde bir şeylerin kıpraştığını hissetmeyedurayım, hemen kendimi bırakıyordum. Şimdi de bırakıyorum kendimi. Yalnız bu defa birilerine değil, şeylere. Çook daha başka şeylere.

Av

 Hayatımda bu kadar utandığım çok azdır. Hıçkırarak ağlamaktan sesim çatlamış şekilde sahneye çıktım ve 1 yıldır çalıştığım şarkıları bile söyleyemedim. Kendi sesini bir yabancı gibi dinlemek, bu kadar rezil olduğunu hissetmek yaralayıcı. Bazen iyidir insanların şahitliğinde bir şeyi yapamamak. Kendini/yaptığını çok fazla ciddiye almamayı hatırlatır. Ama bu biraz daha farklı bir durumdu. Anais Nin, bir tomurcukta sıkı kalma riskinin çiçek açmaktan daha acı verici geldiği günden bahsetmişti. Bu düşünme şeklinden bahsederken şunu da eklemekte fayda var: Çiçeğin bir açma zamanı vardır ve bunu yalnızca çiçek bilebilir.

Yaptığın, bilmezden gelmek. Yapman gereken, bilmemek*.

 * bilmemek ... meh. Asıl unlearning'e getirmek istiyorum da lafı... Ben söylemem, sen anla. Unlearning'i nasıl Türkçeleştireceğimi ben de bilmiyorum sevgili Yarı Pişmiş Podcast. Ama  " bilmemek ayıp değil, bildiğini unutmamak ayıp" diye çevirmekten hiç rahatsız olmazdım. Dil sevsem de mütercim olmadığıma memnun olduğum bir günün akşamındayız. Belli ki . Başka bir ihtimal daha var, biliyorsun. Hatırlaman ve unutman gereken şeyleri ayıklayabiliyorsun da üstelik. Hiç değilse başlamana yetecek kadar ayırt edebildiğinden eminim. Gerisi beni de aşıyor. Üstelik bundan da hiç şikayetçi değilim.

Ölümüne şahitlik edilmemiş şeyler, zifiri karanlıkta alınan duşlar ve dating appler üzerine.

Bir becoming haline giriyor gibiyim. Becoming, embodying, showing up . Aynı anda. Sürecimi LGBT birinin açılmasına benzetiyorum. Sana dair kafasında belli bir fikri olan insanları şaşırtacak cinsten bir açılma şekli bu da. Bakın ben aslında şöyle biriyim, hep böyleydim, artık gözünüze olduğum şekliyle görünmek istediğime karar verdim, demek. Kaybetmekten korkmadan. Ölümüne şahitlik edilmemiş bazı şeyler burada devreye giriyor. Aile, baba, anne, ev, ekonomik refah, güvende olma hissi. Hepsi ve bazı başka şeyler bir aralar öldüler. Ben o ölümün gözünün içine bakamadım o sırada. Şartlar müsait değildi, başka bi şey yapmaya çalışıyodum. Yapabilmişim de, sağ olsunlar bugünlere geldim ölümün gözünün içine bakamadığım anlarda yapmakta olduğum başka şeyler sayesinde. Ama artık bazı göz kaçırmaların bedelini karşılayamadığı zamanlar olabilir insanın. Şimdi kaybetmekten korkmamayı praksis içinde öğrenebiliim belki. Sıkı tuttuğum, ölmesine izin vermediğim şeyleri bırakabilirim belki. Ve böylece r...

Daha geniş bir realitenin realistleri

olmaya doğru gidiyoruz, yoldayız. Bizi oraya götüren güçler seyrimize dalmış. Bilinçdışının bilinçdışı dalgalarla dolu.

Şelale

 Bazen kendini hayatın akışına bırakırsın ve o akıntı seni bir şelalenin kıyısına götürür. Bunu ise ancak uçurumdan düşüp sular vücuduna çarpa çarpa seni kıyıya vurduğunda fark edersin. Olan bu.

Endometriyozis teşhisi alacak gibi oldum, almadım.

En son geçen ay adet olduğumda yaşadığım korkunç ağrılar sonucu Elvan'ın beni kendi arabamla işyerinden eve getirmesinden ve benim saatler boyu evde kıvranarak yatıp zar zor kendime gelebilmemden sonra, jinekoloğa gitmeyi bir kez daha denemeye karar verdim. Saatler boyu ağrıdan ağlamaklı halde kıvranarak yatmak arkadaşlar, anlatması kolay, yaşaması baya dramatik. Her ay. Aynı miktarda. Dramatik. Bugün randevu günüydü. Sokağa çıkma yasağı olduğu için polislerin beni durduracağı ve benim muzaffer bir edayla randevu mesajını göstereceğim anı çok bekledim ama yolda çevirme falan olmadı. Öncelikle o kadar da kötü bir doktor görüşmesi değildi. Ama benim bir gün öncesinde özenle hazırladığım kağıtta yazanların ne kadarını orada anlatabildiğim tartışılır. Kendimi biraz hayal kırıklığına uğrattım bu konuda çünkü gayet proaktif, kendinden emin ve talepkar olacağımı zannederken yine pasif ve duyduklarıyla yetinen bir moda girdim. Kısa konuşmadan sonra ilk kez pelvik değil de vajinal ultrason ...

Ne?

Resim
  NE?

Jung'un neye benzediğini bilmiyorum.

 Çok minnettar olduğum şeyler ve şahıslar var hayatımda. Jung, onlardan biri. Doyurucu ve anlamlı bir hayatı yaşama anlayışına yakınsadığım anlarda onunlaydım. Bugün Didem'in canlı yayınına katıldım yine. Sadece ve sadece birinin dilinden anlamanın verdiği haz üstüne bile burda sayfalarca gevezelik edebilirim. Aynı dilden konuştuğum birini bulmak benim hayatımda inanılmaz kıymetli bir şey. Milyonda bir gibi hissettiriyor. Bahsettiğim dilin terminoloji falan olmadığını söylememe gerek yok. Onun da verdiği bir tat var elbette ama onu yalnızca akademik düzeyde hissedebilirdim ve bunun bir benzerini üniversitede AA ile geçtiğim derslere ve o derslerin hocalarıyla kurabildiğim bağlara bakarak da anlayabiliriz. Didem'le olansa, daha ziyade lisedeki edebiyat hocamla kurabildiğim bağlantının bir benzeri. Aynı  arkaplandan gelmiyoruz, benzer kahramanlar. olmadık yolculuklarımızda, ama kendine özgü ifadesinde seçtiği o kelimeler o kadar benim lugatımla uyumlu ki, böylesini bulduğunda ge...

Finding beauty in everyday things? Check. Finding glory in everyday things? -

 Glory, I had found out years ago, is so central to my existence. I need to feel it in order to thrive. Be it physical immersion, be it experiencing the divine, be it something else, I do long for it. Haven't been able to see/create/be glory in my life for a time. Don't know until when. Don't know until where.